Genel Başkanımız Mehmet Metiner’in Olağan Genel Kurulumuzdaki Kurultay Konuşması

yazar:

kategori:

KURULTAY KONUŞMASI

Bismillahirrahmanirrahim,

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

 

Aziz yol arkadaşlarım,

Değerli gönüldaşlarım,

Can dostlarım,

Saygıdeğer konuklar,

Kıymetli basın mensupları,

Hepinizi en kalbi muhabbetlerimle ve hürmetlerimle selamlıyorum.

Hoş geldiniz, baş göz üstüne geldiniz.

Hemu hun be xer hatın, serseran ser çava hatın!

DEMOKRASİ VE BİRLİK DERNEĞİ’NİN KURULUŞ AMACI VE MİSYONU

Demokrasi ve Birlik Derneği’miz hakkında evvela birkaç kelam etmek isteriz.

Kuruluş amacımızı ve misyonumuzu bilmeyenler bugün burada söyleyeceklerimizi anlamlandırmakta zorlanmasınlar diye bize dair birkaç kelam etmek şart.

Altını kalın harflerle çizerek belirtmek isteriz ki Demokrasi ve Birlik Derneği yalnızca bir dernekten ibaret değildir.

Biz ayrılıkları birlemeyi, farklılıklarımızı anlamlı bir bütünlüğe kavuşturmayı ve demokrasiyi herkes için en güçlü ve güvenli bir siyasi mimariye dönüştürmeyi amaçlayan bir hareketin adıyız.

“Demokrasi” ve “Birlik”, hareketimizin varlık sebebidir.

Herkes bilsin ki bizim demokrasi anlayışımızda “ama” yoktur.

Bizim birlik anlayışımızda inkarcılık yoktur.

Herkes için demokrasi ve özgürlük isteyen bir toplumsal hareketiz biz.

Herkesin kendisi gibi kalarak kendisini özgürce geliştirebilmesine imkân sağlayan demokratik bir cumhuriyetten yanayız biz.

Bazılarının bazılarından daha fazla özgür olduğu bir ülkede demokrasiden söz edilemez.

Birlik adına farklılıkların inkâr edildiği ve tektipleştirici faşizan politikaların esas alındığı bir ülkede de demokrasiden bahsedilemez.

Bu tür faşizan anlayış ve politikalar esasen birlik adına ayrılıkçılığı ve çatışmayı derinleştiren tehlikeli ve zararlı anlayış ve siyasalardır.

Bu anlayış ve siyasaların tümünü reddeden bir hareketin adıyız biz.

Biz farklılıkların kabulü üzerinden yükselen bir büyük birlik anlayışını hem akademimiz hem tarihsel ve sosyolojik tecrübemiz açısından çok gerekli görüyoruz.

Biz farklılıklarımızla anlamlı ve değerliyiz.

Biz farklılıklarımızı birleyen o ulvi akidemizle anlamlı ve değerliyiz.

Hepimiz özünde insanız.

Adem’in çocuklarıyız biz.

Hiçbirimiz içine doğduğu aidiyet dolayısıyla bir diğerinden üstün değildir.

Biz böyle bilir, böyle inanırız.

Akidemiz bu bizim.

Sevgililer Sevgilisi, Yüce Peygamberimiz Hz.Muhammed (sav)’in Arafat Dağı’ndan tüm insanlığa yaptığı çağrıyı biz hareketimizin temel akidesi olarak baş tacı ediyoruz.

Veda Hutbesi olarak bilinen o çağlarüstü hitabında Peygamberimiz ne mi diyordu?

Kulak verelim:

“Ey insanlar!

Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın Acem’e, Acem’in Arab’a, beyazın siyaha ve siyahın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”

Bu insanlık manifestosu, kutsal kitabımız Kur’an’ın da üssül esasıdır.

Bir Arap olarak dünyaya gelen Peygamberimiz sadece Arapların Peygamberi değildir.

Arapları ve Arapçılığı yücelten bir peygamber hiç değildir.

Peygamberimizin hitaplarında Arapları yücelten veya Arapçılığı öven bir tek kelime bulamazsınız.

Akide temelli bir öğretinin peygamberidir O.

Herkesin, her ırktan, her milletten, her kabileden, her dilden, her renkten insanların Peygamberidir O.

Peygamber Araptır, Kur’an’ın dili Arapçadır, ama ne Kur’an’da ne de Peygamber’in sözlerinde Araplara ve Arapçaya ayrıcalık-üstünlük tanıyan tek bir söz ve ima dahi bulamazsınız.

Kur’an Arapçanın da içinde yer aldığı tüm diğer insanlık alemine ait dilleri Allah’ın ayetlerinden biri olarak tanımlar.

Ne Arapların bir üstünlüğü söz konusudur, ne de Arapçanın kutsiyeti.

Allah’ın tüm kullarına bahşettiği diller anlamlı ve değerlidir.

Hepsi saygıyla korunması ve yaşatılması gereken Allah’ın ayetlerindendir.

Nasıl ki kavimler/ırklar/milletler arasında doğuştan üstünlükler yok ise, yani hepsi birbirinin dengi ise, her kavmin, her ırkın ve her milletin dili de birbirine denktir.

Seçilmiş-üstünlükçü ırk, kavim ve millet teorisi cahiliye pisliği olan ırkçılığın adıdır.

Etnik milliyetçilik/ırkçılık bu anlamda bir insanlık suçudur.

Aziz Misafirler,

Bilesiniz ki hiç kimse içine doğduğu aidiyetten dolayı değerli veya değersiz değildir.

Hiçbir Türk hiçbir Kürt’ten, hiçbir Kürt de hiçbir Türk’ten sırf aidiyeti dolayısıyla değerli değildir.

Hiçbir dil diğer dilden değerli veya değersiz değildir.

Türkçe bizim için ne kadar değerliyse, Kürtçe de, bir başka dil de bizim için o kadar değerlidir.

Türk, Kürdün kardeşidir.

Kürd de Türk’ün…

Türkçe, Kürtçe’nin kardeşidir.

Kürtçe de Türkçe’nin.

Bizler işte bu anlayışta olan kardeşler topluluğunun adıyız.

Bizler birbirine aynı akideyle ve ülküyle bağlı bir kardeşler hareketiyiz.

Türk’le Kürdü, Türkçe ile Kürtçe’yi hasımlaştıran anlayışlar ne kadar bizden uzak ise, birini ötekinden daha değerli ve üstün gören anlayışlar da bizden o kadar beridir.

Türk’le Kürdün, Türkçe ile Kürtçe’nin ezelden ebede uzanan kardeşliğini bozmayı amaçlayan fitnenin karşısında dikilmek ve Türk-Kürt ittifakını bu topraklarda yeniden ortak akidemiz ve tarihsel misyonumuz doğrultusunda göğertmek için Demokrasi ve Birlik Derneği’ni kurduk.

Kuruluş amacımız bu bizim.

Türkler adına ırkçılık yapmayı da, Kürtler adına ırkçılık yapmayı da fitne olarak gören bir anlayışın temsilcileriyiz biz.

Türkiye aziz vatanımızdır bizim.

Aziz vatanımızda hepimize ait tek bir devletimiz, tek bir bayrağımız olsun istiyoruz.

Hepimize ait ve hepimizin renklerini üstünde taşıyan devletimizin çatısı altında farklılıklarımızı hepimize kazandıracak bir birlik anlayışına dönüştürerek bir arada barış içerisinde kardeşçe yaşamayı esas alan bir anlayışın savunucularıyız biz.

Hepimizi eşit gören ve Türkiye’yi hepimize ait gören bir anlayışın temsilcileriyiz biz.

Gayrı mülahazaların tümünü sorunlu addedip reddedenlerdeniz biz.

Kürdü kendi eşiti olarak görmeyen Türkçü anlayışa ne kadar uzak isek Türk’ü hasım bilen Kürtçü anlayışı da bir o kadar uzağız.

Türkiye’yi yalnızca kendine ait gören Türkçü zihniyete ne kadar karşı isek, Türkiye’yi kendi ana vatanı olarak görmeyen Kürtçü zihniyete de bir o kadar karşıyız.

İşte buradan açık açık söylüyoruz:

Kendi nefsi için veya kendi ırkı, kavmi ve milleti için istediğini diğer insan veya mü’min kardeşi için veya onların mensup olduğu ırk, kavim ve millet için istemeyen birilerinin akidesinde sorun var demektir. Zira Peygamberimizin getirdiği ilahi öğreti bunun tersini emretmektedir.

Peygamberimizin getirdiği ilahi öğretiye göre, aynı akideye mensup olanların cümlesi “tek bir millet”tir.

Bu yüzden biz ortak akideye dayalı birlikçi anlayışı en en tepeye yerleştiren bir hareketin adıyız.

Demokrasi ve Birlik hareketi olarak bizler, farklılıkların gönülden kabulüne dayalı bir büyük birlik anlayışını, bir büyük millet tasavvurunu çok anlamlı ve gerekli buluyoruz.

Bize göre kim neyse odur.

Kürdü Kürt olarak kabul ederiz.

Türk’ü Türk olarak kabul ederiz.

Ama biz biliriz ve inanırız ki aynı akideye iman etmiş Türk gerektiğinde Kürt demektir, Kürt ise Türk demektir.

Bu Kürd’ün Türk olduğu, Türk’ün de Kürt olduğu anlamına gelen bir anlayış değil elbette.

Bu benlik iddiasının bizlik iddiasına dönüştüğü akidevi kardeşliğin diğer adıdır.

Bir kez daha hafızalara nakşetmek için tekrarlamak isteriz ki,

Türk gerektiğinde Kürt’tür, Kürt de gerektiğinde Türk’tür.

Bunun anlamını bilmeyenler, varsın sözlerimizi kendi marazi ırkçı tasavvurlarına göre başka mecralara taşısınlar.

Hiç umurumuzda olmaz bizim.

Demokrasi ve Birlik Derneği’nin Türk ve Kürtlerden oluşan bileşenleri olarak işte buradan herkese sesleniyoruz:

Biz hem Türk’üz, hem Kürd’üz.

Biz hem aynıyız, hem gayrı.

Ne aynıyız ne gayrı.

Biz farklılıklarımızla birlikte Türkiye’yiz!

VATANDAŞLIK VE MİLLET TARİFİ: TÜRK VE TÜRKLÜK NEDİR?

Değerli Kardeşlerim,

Sözün burasında önemine binaen değinmek istediğimiz bir husus var.

O da vatandaşlık ve millet tanımımızın önündeki Türk’ü konuşurken etnikçi-ırkçı bir zemine kaymamamızdır.

Dahası ve en önemlisi, bu algıyı oluşturacak pratikleri elimizin tersiyle itmemizdir.

Türk vatandaşlığı tanımı, herkesin Türk olduğu anlamına gelen bir tanım değildir.

Türk milletine mensubiyet de herkesin Türk olduğu anlamına gelen bir mensubiyet değildir.

Tarihte Türk tanımı, bir ırkın tanımı da değildir.

Türk aynı inancı, aynı ülküyü, aynı amacı, aynı hedefi paylaşan farklı Müslüman etnik-kavmi unsurların ittifakı için uygun görülen bir tanımlamadır.

Türk tabiri, bir ittifaklar düzeneğinin adıdır.

Aynı akideye ve hedefe mensubiyet üzerinden yükselen bir millet sisteminin adıdır.

Yani “İslam milleti”nin öteki adı “Türk milleti”dir.

Zira “Türk” demek, “İslam” demektir.

Gavur diyarlarının sakinleri Türk’ü böyle görmüş, böyle tanımlamışlardır.

İslam ile özdeşleşmiş Türk’ü etnikçi-ırkçı nazariyelere kurban etmek, Türk’ün kendisine ve tarihsel misyonuna ihanetten öte bir anlam taşımaz.

“Türklük bedenimiz, İslamiyet ruhumuz!” diyen bir Türklük anlayışının yerini İslamiyeti önemsiz bir beden, Türklüğü de bizatihi yüce bir ruh olarak takdis eden bir Türkçülük anlayışı almaya başladığında, işte o vakit kardeşlik hukukumuzla birlikte ortak akidemiz ağır bir darbe almış oldu.

Ne zaman ki bu herkesi kuşatan millet tasavvurunun adı olarak kabul edilen Türk ve Türklük tabiri, aynı akideye mensup olan diğer Müslüman kavimlerin varlığını inkâr eden ve dillerini yasaklayan etnik milliyetçi, yani ırkçı, soy-sopcu bir milliyetçiliğe dönüştü, işte o vakit etnik sorunlar ve karşı milliyetçilikler oluşmaya başladı.

Öyle olmasaydı, o doğrultuda inkarcı pratikler ortaya konulmuş olmasaydı, yani inkar ve asimilasyon siyasalarına eşlik eden cebri uygulamalar olmasaydı,  “İslam milleti”nin yerine ikame edilen “Türk milleti” tabirine hiç kimsenin itirazı olmazdı.

Bu sapmayı Başbakan olduğu dönemde Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan büyük bir cesaretle düzeltti.

İnkâr ve asimilasyon kaynaklı “Kürt sorunu”nu paradigmal düzeyde çözdü.

Ama yılların getirdiği tortular tümden silinmedi.

Şimdi bu sapmanın topyekûn düzeltilmesi, yani aslına olduğu gibi irca edilmesi gerekiyor.

Bu gerçekleştiğinde vatandaşlık veya millet tarifinin önündeki Türklük tabiri, diğer Müslüman unsurlar açısından asla bir sorun oluşturmayacaktır.

Şunun artık net bir biçimde bilinmesi-kabul edilmesi gerekiyor:

Devletimizin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Hepimiz de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız.

Devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes kırmen-kavmen Türk değildir.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli husus şudur:

Kürtler, devlete sadece vatandaşlık bağıyla bağlı değildir.

İnsan kendi devletine sadece vatandaşlık bağıyla bağlanmaz.

Kürtler, bu devletin ve cumhuriyetin asli sahipleridir.

Dolayısıyla kendi devletlerine gönülden bağlıdırlar.

Bu vatandaşlığın ötesinde bir aidiyet ve sadakat bağıdır.

Bu bağı vatandaşlıkla sınırlandırmak yanlıştır.

Vatandaşlık anayasal bir tanımlamadır.

Vatandaşlık aidiyeti üzerinden herkesi ırken Türk varsaymak, bugün yaşadığımız sorunların temel kaynağını oluşturmaktadır.

Her ne kadar Türk tanımının ırk temelinde olmadığı söylense de, pratikte bunun başka türlü olması bu iddianın inandırıcılığını büyük ölçüde zedelemektedir.

O yüzden asıl yapılması gereken şey, iddiaya uygun bir pratiği ete kemiğe kavuşturmaktır.

Bu anayasal vatandaşlık tanımını, herkesi etnik-ırki anlamda Türk varsayan bir anlayış biçimine dönüştürüp kendine Türk demeyen Kürdü adeta hasım gibi gören kimi odaklar, etnik milliyetçilik ve bölücülük fitnesini körükleyerek devletimizin bekasına ve milletimizin birliğine fena halde zarar veriyorlar.

Vatandaşlık ve millet aidiyetini etnik milliyetçi-ırkçı bir anlayışla yorumlamaktan kaçınmak gerekir.

Bu tarz anlayışlar bir büyük birlik ve bir büyük millet tasavvurumuza telafisi imkânsız zararlar veriyor.

Vatandaşlık ve millet tanımının gerçekte etnikçi-ırkçı olmadığını göstermenin bir tek yolu vardır. O da, farklılıkları muhafaza ederek birleyen akidemize uygun bir siyasi mimarinin koşulsuz-şartsız kuvveden fiile çıkartılmasıdır.

Aklımızdan çıkarmamamız gereken tek gerçek şudur: Pratik, her zaman için sözden daha ikna edicidir.

Söz ayrı, pratik ayrı olduğunda kardeşler arasında fitneyi çoğaltmak isteyenlerin değirmenine su taşınmış olur.

Sevinerek belirtmek isteriz ki, Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın “Biz farklılıklarımızla birlikte Türkiye’yiz!” şiarı ile Sayın Devlet Bahçeli’nin “Hepimiz eşitiz Türkiye!” söylemi bugün kol kola girerek daha önce AK Parti iktidarı döneminde sonlandırılan inkarın yeni bir kabul pratiğine dönüşmesini sağlamış bulunmaktadır.

Bu doğrultuda yürüyen olumlu mecranın, silahların bırakılmasıyla birlikte kamil ve eksiksiz bir demokrasiyle taçlanacağına yürekten inanıyoruz.

Türkiye Yüzyılı’nın inşa sürecine katkı sağlayacak bir anlayış ve dil üzere olmak hepimizin boynunun borcudur.

Dilimizi değiştirerek işe başlarsak, o zaman çözüme giden yolun ardına kadar açık olduğunu görürüz.

O yüzden diyoruz ki vatandaşlık ve millet tartışmalarını zararlı mecralara çekip süreci bozmak isteyenlerin oyununa gelmemeliyiz.

Bu fitneyi artık toprağa gömmeliyiz.

Zarfa değil mazrufa odaklanmalıyız.

Sorun vatandaşlığımızın veya millet mensubiyetimizin önündeki “Türk”ten kaynaklanmıyor.

Sorun “Türk”e o birilerinin yüklediği ırkçı ideolojiden kaynaklanıyor.

O ırkçı ideolojiden arınmamız bu yüzden şart.

Sorun eşitlik söyleminin henüz gereğince uygun bir pratiğe dönüştürülmemesinden kaynaklanıyor.

O yüzden bir bütünün parçaları olduğumuzu ve aslında birbirimizin eşiti olduğunu gösterecek bir pratik ortaya koymamız farz.

Biz inanıyoruz ki bu kuşatıcı ve kapsayıcı anlayış, güçlü demokratik hamlelerle yeni bir pratiğe kavuştuğunda hiç kimsenin, hiç birimizin aklına başkaca bir sorun gelmez.

Türkiye adım adım oraya doğru gidiyor.

Hepimize kazandıracak bir barış dönemine giriyoruz.

Artık silahların ebediyen susacağı bir yeni dönemin arifesindeyiz.

Kardeşliğimize sıkılan silahlar gömülecek.

Birliğimizi tehdit eden silahlar yerle yeksan olacak.

Artık kanlarımız ve gözyaşlarımız toprakla buluşmayacak.

Bu ülkenin evlatları birbirine silah doğrultmayacak.

Bu ülkenin dağlarına bahar gelecek dostlar, bahar…

Sevgili dostum merhum Ahmet Kaya bir şarkısında ne güzel söylüyordu:  “Ağladıkça, ağladıkça dağlarımız yeşerecek, görecek göreceksin.”

Sen mezarında rahat uyu sevgili Ahmet.

Sen görmedin, ama biz göreceğiz.

Dağlarımızın yeşermeye başladığını şimdiden görmeye başladık. Çok şükür bir buçuk yıldan beridir evlatlarımızın değerli bedenleri toprağa düşmüyor, analarımız evlatları için gözyaşı dökmüyor.

Artık ağlamayacağız.

Birbirimizi ağlatmayacağız.

Dağlarımızda ölüm kusan silahlarımız olmayacak bizim.

Dağlarımız birlikte halaya durduğumuz hayat alanlarımız olacak bizim.

Barışın ve kardeşliğin türkülerini hep birlikte çığıracağımız meskenlerimiz olacak dağlar bizim.

Bizler birbirimizin gönüllerinde yeşereceğiz.

Acılarımızın tümünü ardımızda bırakacağız.

Geçmişteki acılarımızın önümüzü kesmesine izin vermeyeceğiz.

Acılarımızı yarıştıranlardan olmayacağız.

Acılarımızı ortaklaştıran bir anlayış hattında hep birlikte hizalanacağız.

Geçmişin acılarının geleceğe taşınmasına asla izin vermeyeceğiz.

Hiçbir Türk’ün ve Kürdün evladının kanının dökülmesine katiyen izin vermeyeceğiz.

Geçmiş acılarımızdan kin devşirenlerden olmayacağız.

Kin ve nefret devşirenleri de kendimizden bilmeyeceğiz.

Ölümden beslenenleri, kandan nemalananları kendimizden uzak diyarlara süreceğiz.

Herkes bilsin ki,

Türk’ün acısı da bizimdir, Kürdün acısı da…

Türk’ün evladı da bizimdir, Kürdün evladı da…

Evladını yitiren Türk de biziz, Kürt de biziz..

Evlatlarını yitiren herkesi kendimizden biliriz.

Onların acılarını kendi acımız biliriz.

Ve bir daha ne bir Türk’ün ne de bir Kürdün evladının bir tek damla kanının dahi toprağa düşmeyeceği, Türk ve Kürt annelerimizin gözlerinden evlat acısıyla akacak bir tek damlanın dahi toprağa düşmeyeceği yeni bir Türkiye’yi, Türkiye Yüzyılını hep birlikte inşa edeceğiz.

Birbirimizden özür dilemekten geri durmayacağız.

Birbirimizden af dilemekten de zinhar geri duymayacağız.

Allah affı sever.

Biz de birbirimizi affedenlerden olacağız.

O hepimize kazandıracak bir büyük barışı sağlayacak affı birbirimizden esirgemeyeceğiz.

Bir büyük affı birlikte gerçekleştirecek, ortak acımızı ortak sevince dönüştüreceğiz.

Birbirimizden helallik isteyeceğiz, helalleşip kucaklaşacağız.

Bir büyük buluşmayı ve birlikteliği gerçekleştirmek adına…

Yüreklerimizle birbirimize tutunacağız, güneşi birlikte tutacağız.

Gayrı acılarımız da, sevinçlerimiz de bir olacak bizim.

Birbirimize yürekten uzatacağımız ellerimiz bir daha birbirinden kopmamak üzere kenetlenecek, görecek, göreceksiniz…

Şimdi ses verin dostlar!

Artık ne silahlarımızla ne de sözlerimizle birbirimizi öldürmeyeceğimiz bir yeni dönemi birlikte inşa etmeye var mısınız?

Ölüm yerine hayatı, silah yerine siyaseti ikame edeceğimiz bir yeni dönemi inşacıları olmaya var mısınız?

Varım diyorsanız ayrılığı-gayrılığı bir yana bırakarak kucaklaşmaya çağırıyoruz cümlenizi.

Haydi yüreklerimizi bedenlerimizin üstüne iliştirerek en gür sedayla hep birlikte haykıralım:

Yaşasın Barış! Biji aşiti!

Yaşasın Kardeşlik! Biji Bırati!

Yaşasın Birlik! Biji Yekiti!

Yaşasın Türkiye! Biji Türkiye!

BİR BÜYÜK BARIŞI BİRLİKTE İNŞA ETMEK

Söyler misiniz, değerli dostlar!

Yaşamak ve yaşatmak varken ölmek ve öldürmek niye?

Bu ülke hepimizin ve hepimize yetecek kadar büyük.

Yürek coğrafyamıza hiç kimsenin sınır çizmesine izin vermemeliyiz.

Tekrar soruyorum cümlenize:

Var mısınız?

Birbirimizi yeniden keşfetmeye var mısınız?

Birbirimizle yüreklerimizden tutunup yekvücut almaya var mısınız?

Aramıza örülen duvarları yıkmaya var mısınız?

Türkiye Yüzyılı’nı bu birlik ve kardeşlik anlayışı temelinde inşa etmeye, kendimiz için gerekli olan demokrasimizi en güçlü ve en derin biçimde inşa etmeye var mısınız?

İlkel intikam duygularından vazgeçip birbirimizi affetmeye var mısınız?

Hepimize kazandıracak bir büyük barışı sağlamak için, barışın önünde engel olarak duran silah siyasetine karşı tek yürek, tek ses, tek bilek olmaya, silahtan bin beter olan ölümcül kelimelere gayrı son vermeye, kardeşliğimizi ve birliğimizi bozan zehirli sözlere kapılarımızı kapamaya var mısınız?

Varım diyorsanız, o zaman kimse bizim bileğimizi bükemez.

Hiçbir fitne girişimi kardeşliğimizi bozamaz.

Bilesiniz ki Türk-Kürt kardeşliği tarihtekine benzer bir ittifak düzeneğine kavuştuğunda hem Türk, hem Kürt, hem Türkiye kazanır.

Türkiye tarih sahnesine güçlü bir biçimde çıkmak istiyorsa, bu ittifakın mimarı olmak zorundadır.

Sadece Türkiye’deki Türklerin değil, Suriye’deki, Irak’taki ve İran’daki Kürtlerin de hamisi bir devlete dönüşmek zorundadır.

Kürdün kazanımını Türk’ün kazanımı ile bir tutan ve hepsini sahiden kendinden bilen bir Türkiye hem rol model bir ülke olur hem de tarihin seyrini değiştiren güçlü bir devlet olur.

Kürt kazandığında sevinmeyenlerin, hatta üzülenlerin, Türk kazandığında ise sevinç naraları atanların, Kürdün kazanımını kendi kazanımı olarak görmeyenlerin kardeşlik iddiaları inandırıcı olmaz. Dahası, Türk’ün herkesi kapsayan bir tanımlama olduğu iddiaları da boşa düşer.

Söylemlerimizle pratiklerimiz birbiriyle uyumlu olmalı.

İddialarımızla eylemlerimiz birbirini bütünlemeli.

Değilse o güzelim kardeşlik sözlerimize yazık etmiş oluruz.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın  “Türkiye Yüzyılı” dediği şey, iddiaların uygun bir pratikle ete kemiğe bürünmesi halidir.

MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te başlattığı sürecin amacı budur, tanımına uygun bir Türk-Kürt ittifakının gerçekleştirilmesi ve demokratik hamlelerle bu sürecin taçlandırılmasıdır.

Sayın Bahçeli’nin el sıkışarak başlattığı ve 22 Ekim’de Öcalan’a örgütün tasfiyesi ve silahların bırakılması çağrısıyla zirveye taşıdığı sürecin anlamı da budur.

Bizim Demokrasi ve Birlik Derneği olarak ete kemiğe büründürmek istediğimiz bu anlayışın süreçle birlikte kuvveden fiile çıkmış olmasını görmekten büyük bir mutluluk duyuyoruz.

Sayın Bahçeli’nin başlattığı ve Sayın Cumhurbaşkanımızın bir devlet projesine dönüştürdüğü bu süreç PKK lideri Abdullah Öcalan’ın desteğiyle artık son düzlüğe gelmiş bulunmaktadır.

Bilindiği üzere, Öcalan 27 Şubat 2025’teki açıklamasıyla, Sayın Bahçeli’nin çağrısını karşılıksız bırakmadı, örgütüne fesih ve silah bırakma çağrısında bulundu.

Örgütü de Öcalan’ın çağrısına uyarak kendini feshettiğini ve silahları bırakacağını açıkladı.

Kandil’dekiler silah bırakma kararını sembolik bir yakma töreniyle tüm dünyaya gösterdi.

Sonrasında mecliste kurulan komisyon çalışmalarını tamamladı.

Komisyona üye veren partilerin tümünün katılımıyla ortak bir çözüm raporu yayınlandı.

Şimdi sıra silahların tamamen gömülmesine ve eşzamanlı atılacak yasal-hukuki adımlara geldi.

Öcalan’ın 27 Şubat çağrısının özünü oluşturan iki ana husus vardı.

Birincisi, anlam yoksunluğuna düşen ve artık varlık nedenini yitiren örgütün kendini feshetmesi ve silahlarını şartsız bırakması…

İkincisi, silahlarını bırakıp gelenlerin “devlet ve toplumla bütünleşmeleri”ni sağlayacak yasal-hukuki ve idari bir düzeneğin oluşturulması.

Sayın Bahçeli’nin dediği gibi, Öcalan üstüne düşeni yaptı.

Öyle ki en çözülemez sanılan Suriye sorununun çözümünde belirleyici rol üstlendi.

Suriye PKK’sı olarak bilinen SDG’nin yeni Suriye yönetimine katılmasını sağladı.

Herkes Suriye’de sürecin bozulacağını beklerken, tam tersi gerçekleşti.

Suriye’deki çözüm, Türkiye’den önce oldu.

Şunu söylemek elbette gerekli:

Suriye ile Türkiye’nin koşulları farklı.

Suriye’deki çözümün aynısının Türkiye’de olması ne istenen şeydir, ne de mümkün olabilecek bir şey…

Türkiye’deki demokratik bütünleşme süreci, Suriye’dekinden tamamen farklı olmak durumunda.

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara’yı Kürtler konusunda attığı cesur adımlardan ötürü yürekten tebrik ediyoruz.

SDG’yi sisteme entegre eden politikası da Suriye’nin birliği için gerekli ve cesur bir adımdı.

Yeni Suriye’nin anayasası güçlü bir merkezi yönetimle birlikte yerel yönetimlerin demokratik-idarî temelde güçlendirilmesine de imkân sağlayacak bir zeminde inşa edileceğe benziyor.

Suriye için güçlü bir devlet ne kadar gerekliyse, Suriye’nin birliği için yerel yönetimlerin güçlendirilmesi de bir o kadar gereklidir.

Etnik temelde olmayan güçlü yerel yönetimler hem Suriye demokrasisini güçlendirir, hem güçlü bir devletin oluşumunu sağlar hem de Suriye’nin birliğini sarsılmaz temele oturtur.

Gördüğümüz o ki Suriye oraya doğru gidiyor.

Yeri gelmişken o birilerine hatırlatmak isteriz:

Suriye’de asıl olması gerekenin bu olduğunu yüksek sesle dile getirdiğimizde bizi namertçe linç edenler, bugün söylediklerimizin aynısı gerçekleştiği halde, bırakınız bizden özür dilemeyi, hâlâ utanmadan konuşmaya devam ediyorlar.

O akıl sahipleri ne yazık ki Türkiye’deki sürecin suretimizden görünen bozguncularıdır.

Hâlâ terör ve terörist denklemleri üzerinden laf söyleyen o sözüm ona güvenlik uzmanları, eski Türkiye’nin aklıyla süreci bozacak telkinlerde bulunmayı sürdürüyorlar.

Üstelik bunu iktidarı destekleyen televizyon kanallarında yapıyorlar.

Ortada artık ayrılıkçı-bölücü hiçbir talep kalmamış olmasına rağmen hala “bölücülük” deyip duruyorlar, terörün sonlandırılması iradesi güçlü bir biçimde orta yerde duruyorken hala “terör/terörist” demeye devam ediyorlar.

Bu hakikatsiz dil, eski Türkiye’nin sorunlu dili artık terk edilmelidir.

Sorunun bizatihi kaynağı olan o eski Türkiye’nin salt güvenlikçi bakış açısını bugün farklı kelimelerle tedavüle sokan bu zevatın aklıyla varılacak bir menzil, çözülecek bir sorun yoktur.

Bu eski Türkiye artıklarının bizatihi sorunlu olan anlayışlarını bütünüyle kapı önüne bırakmadan kalıcı bir çözüm üretmek mümkün olmaz.

Şayet onların aklıyla hareket edilmiş olsaydı, Türkiye askeri gücüyle SDG’nin üstüne yürüyecekti.

Sadece süreç bozulmayacak, aynı zamanda bölgede uzun yıllara yayılacak Türk-Kürt-Arap düşmanlığına da kapı aralanmış olacaktı.

Şimdi Suriye’de onların tersine bir ittifak sistemi oluştu, çok şükür.

Türkiye’nin Suriye’deki çözüm modeline sağladığı katkı Türkiye Yüzyılı idealiyle de son derece uyumlu.

Türkiye’de Türk-Kürt ittifakı, Suriye’de Türk-Kürt-Arap ittifakı Türkiye’nin mihverinde yer aldığı güçlü bir bölgesel sistemin oluşmasına da imkan sağlayacaktır.

Türkiye’deki süreç bu yönüyle bölgenin tümünün yararına olan bir süreçtir.

O yüzden sürecin Türkiye ayağının vakit geçirilmeden tamamlanması farzdır.

Süreci uzatmaya veya bekletmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.

Sürecin başarıyla sonlandırılması için atılması gereken adımlar cesaretle atılmalıdır.

Devletimiz-hükümetimiz kendini asla Kandil’in pozisyonuna göre konumlandırmamalıdır.

Kritik eşiği aşmamızı sağlayacak adımları Kandil’e rağmen atmaktan geri durmamalıdır.

Süreci berhava etmek isteyenlere elverişli bir ortam sağlanmamalıdır.

Süreci enfekte edebilecek bir zeminin varlığı ancak Türkiye düşmanlarını sevindirir.

Kim bu süreci sekteye uğratırsa, tarihi bir vebal altına girer.

Çok büyük bir günaha da imza atmış olur.

TÜRK KÜRTTÜR, KÜRT TÜRKTÜR

KÜRDÜ BÖLÜCÜ GÖREN MARAZİ ZİHNİYET

Saygıdeğer Misafirler,

Türk ile Kürt yalnızca et ile tırnaktan ibaret değildir. Gerçekte Türk ile Kürt aynı damarda akan kan gibidir.

Kürdün kıymetini bilmeyen Türk, Türk’ün kıymetini bilmeyen Kürt kaybetmeye mahkûmdur.

Tarihte Türklerle Kürtlerin kaderi hep bir olmuştur.

Öylesine birbirlerine kaynaşmışlardır ki kimin Türk, kimin Kürt olduğunu tespit etmek gayri imkânsız hale gelmiştir.

Kürtler tarihleri boyunca Türk kardeşlerine asla ihanet etmemişlerdir.

Tarihte Türk-Kürt savaşı yoktur.

İmparatorluğumuzun dağıldığı o hüzünlü ve kapkara günlerde Kürtler başka halklar veya milletler gibi Türk kardeşlerinden kopmayı düşünmedikleri gibi onlara ihanet etmeyi, yani düşmanlarla bir olup Türk kardeşlerini arkadan vurmayı asla akıllarının ucundan dahi geçirmemişlerdir.

Türkiye’yi işgal eden güçlere karşı Kürtler Türk kardeşlerinin yanında saf tutmuşlardır.

Kan dökmüşlerdir ortak vatanları ve ortak idealleri için.

Düşmanı birlikte kovmuşlardır, Cumhuriyet’i birlikte kurmuşlardır.

Milli Mücadelenin harcında Kürdün kanı vardır.

Cumhuriyetin asli kurucu unsurlarından biri de Kürtlerdir.

Sadece Türkiye sahasında değil, Irak’ta da Kürtler Türk kardeşlerine ihanet etmemişlerdir.

İngilizlerin ihanet tekliflerini ellerinin tersiyle itmişlerdir.

Şeyh Mahmud Berzenci, Barzaniler ve diğer irili ufaklı Kürt aşiretleri bu sadakat duygusuyla hareket etmişlerdir.

Kutu’l Amare zaferinde Kürtlerin desteği büyük olmuştur.

Kürtler Türklerden ayrı bir devlet arayışı içinde olsalardı, o günlerde İngilizlerin tekliflerini reddetmezlerdi.

Kürtler her zaman Türkiye’yi kendi vatanları olarak görmüşlerdir.

Türkleri kendi kardeşleri olarak görüp baş tacı etmişlerdir.

Türkiye’ye düşman olanları kendi düşmanları olarak bilmişlerdir.

Bunu imanlarının gereği saymışlardır.

O yüzden sakın ola ki hiç kimse Kürt denildiğinde akla “ayrılıkçılık, bölücülük” vb ithamları getirmesin.

Bu Kürtlere çok büyük bir bühtan olur.

Bu kem sözlerin hepsi Kürtlerin yüreğine dokunur.

Türk-Kürt kardeşliğini bozacak bu dilden herkesi sakınmaya çağırıyoruz.

Kürtlerin kendi devletlerinden talepleri asla bölücü talepler değildir.

Kendi dillerine ve kültürlerine dair taleplerinin hiçbirisi bölücü talepler değildir.

Tersine bütünleşmeyi sağlayıcı taleplerdir.

Kürtlerin kendi dillerine ve kültürlerine dair taleplerini bölücülük-ayrılıkçılık biçiminde görüp suçlamak, tam da Kürtleri Türklerle karşı karşıya getirmeyi amaçlayan o şer odaklarının oyununa uygun davranmak anlamına gelir.

Bu oyunu birlikte bozmanın vakti geldi de geçiyor.

Herkes şunu bilmeli:

Kürdü kendi eşiti olarak görüp sevmeyen bir Türk’ün imanında sorun var demektir.

Türk’ü kendi canından bilip sevmeyen bir Kürd’ün de imanında sorun var demektir.

Yüce Peygamberimiz ne güzel buyurmuş:

“Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız.”

Türk ile Kürdün sevgisi imanın bir gereğidir.

Türk-Kürt ittifakı da akidemizin bir emridir.

Türkler ve Kürtler birbiriyle bütünleşmişlerdir; kopmaları her ikisinin de felaketi anlamına gelir.

Türk milliyetçiliğinin fikir babası olan merhum Ziya Gökalp’ın şu sözleri hepimizin aklında her daim asılı durması gereken önemdedir:

“Türklerle Kürtler bin yıllık bir ortak din, ortak tarih ve ortak coğrafya sonucunda maddi ve manevi bakımlardan birleşmişlerdir.

Bugün ise ortak düşmanlar ve ortak tehlikeler karşısında bulunuyorlar.

Bu tehlikelerden ancak ortak bir kararlılıkla kurtulabilirler.

O halde büyük bir inançla diyebiliriz ki, Türkler ile Kürtlerin birbirini sevmesi her iki taraf için hem dini hem de siyasi bir farzdır.

Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir.

Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir.”

Ziya Gökalp’ın bu sözlerini yürekten alkışlıyoruz.

Küçük Mecmua’da yazdığı makalelerde “Türk milleti” ile birlikte rahatlıkla “Kürt milleti” diyebilen Ziya Gökalp milliyetçiliği yerine ne yazık ki etnik milliyetçi/ırkçı bir ideoloji aziz milletimize enjekte edilmek istenmektedir.

O yüzden bırakınız “Kürt milleti” demeyi, “Kürt halkı” denildiğinde bile “Ne Kürdü, ne Kürt halkı, Kürt halkı yok, hepimiz Türk’üz, hepimiz Türk milletiyiz!” diyerek o büyük ve kuşatıcı millet tasavvurumuzu, Ziya Gökalp’ın çerçevelediği ortak din, ortak tarih ve ortak coğrafya tasavvuruna dayalı millet anlayışını Fransız tipi vatandaşlık veya ulusçuluk anlayışına mahkum edenler, geçmişte sorun ürettikleri gibi bugün de sorundan beslenmeye devam ediyorlar.

Türk milliyetçiliğinin günümüzdeki bilge lideri Sayın Bahçeli’nin Gökalp’ın bu anlayışı üzerinden yeşerecek Türk-Kürt ittifakını kurup ortak düşmanların oyunlarını boşa çıkartacak süreci başlatırken karşılaştığı direnç, işte bu odaklardan neşet etmiştir.

Sürece karşı en büyük direncin Türk ve Türk milleti tanımını kendi etnik milliyetçi/ırkçı nazariyelerinin ve siyasi iktidar hesaplarının maskesi haline dönüştürenlerce konulmuş olması, sorunun kaynağını da, çözümünü de bize apaçık göstermesi bakımından yararlı olmuştur.

O yüzden diyoruz ki o çevrelerin değirmenine su taşıyacak zararlı tartışmalardan kaçınmak gerekir.

Türk vatandaşlığı veya Türk milleti bahsinde yapılacak yanlış itirazlar veya tartışmalar süreç bozguncularının elini güçlendirmekten öte bir işe yaramaz.

Dahası ve en fenası, süreci sabote eder.

Bu tuzaktan herkesi kaçınmaya davet ediyoruz.

Sürecin başarıyla hitamı için süreçten yana olan herkesi bu ortak duyarlılığı kuşanmaya çağırıyoruz.

Sözün tam da burasında Türk kardeşlerimize seslenmeyi tarihi bir vazife addediyoruz…

TÜRKLERE SESLENİŞ

Ey Türk kardeşlerimiz!

Sakın ola ki Kürt kardeşlerinizle aranıza fitne sokmaya çalışanların oyununa gelmeyesiniz.

Bugüne kadar gelmediniz.

Bundan sonra da gelmeyeceğinize yürekten inanıyoruz.

Türk’ü ne kadar aziz biliyorsanız, Kürdü de o kadar aziz bilesiniz.

Zira sizi aziz kılan ortak dininiz, müşterek idealleriniz, ortak kaderiniz, ortak tarihiniz ve ortak coğrafyanızdır.

Kendiniz için ne istiyorsanız, Kürt kardeşleriniz için de onu istemeye devam ediniz.

Bilesiniz ki Kürdün onuru, sizin onuruzdur.

Kürdün hukuku, sizin hukukunuzdur.

Kürdün hukukuna ve onuruna sahip çıkmak, en fazla size yakışır.

Geçmişte yaşanan acılara bakarak sakın ola ki Kürt kardeşlerinizle sizi düşmanlaştırmak isteyen o ırkçı şer odaklarının oyunlarına gelmeyesiniz.

Ey Türk kardeşlerimiz!

Türkçe’yi ne kadar aziz biliyorsanız Kürt kardeşlerinizin dili olan Kürtçe’yi de bir o kadar aziz biliniz.

Kürtçe’yi de tıpkı Türkçe gibi kendi diliniz olarak görünüz.

Ve Kürt kardeşlerinizden önce sizler Kürtçe’nin hepimize ait devlet okullarında öğrenilmesi ve öğretilmesi gerektiğini yüksek sesle savununuz ki Kürt kardeşlerinizle aranızda sorun üretmeye çalışanların oyunları boşa düşsün. Dahası Kürt kardeşleriniz kendi dillerini ve kendi hukuklarını kendilerinden önce ve kendilerinden çok savunan Türk kardeşlerine sahip olmakla iftihar etsinler.

Sizler Alparslan’ın torunlarısınız.

Kürt kardeşleriniz de Selahaddin’in ahfadıdırlar.

Türk Alparslan’la Kürt Selahaddin’i birleyen akideyi, ruhu ve ideali her şeyin üstünde tutasınız.

Sizi aziz kılan bu kurucu ruh ve ideallerdir.

Alparslan’ı aziz kılan Türklüğü değildi.

Selahaddin’i yüce kılan Kürtlüğü değildi.

Her ikisini de aziz ve yüce kılan ortak akideleri, ortak idealleri ve ortak kaderleriydi.

Sakın ola ki Türklüğün bizatihi kendisini yüceliğin kaynağı olarak gören ırkçı ideoloji sahiplerinin sizi zehirlemesine izin vermeyesiniz.

Evlatlarınızı toprağa verdiğiniz o en acılı dönemlerde bile, Kürt kardeşlerinize asla kin ve nefret duymadınız.

Kürt kardeşlerinizle aranıza kin ve nefret tohumları ekmek isteyenlerin de oyunlarını bozdunuz.

Bu sizin ne kadar aziz ve yüce bir akidenin mensubu ve asil bir milletin evlatları olduğunuzu gösteriyor.

Sayın Bahçeli’nin başlattığı ve Sayın Erdoğan’ın devlet projesine dönüştürdüğü sürecin tam arkasında durunuz ki Alparslanların torunlarıyla Selahaddin’in torunları yeni ve görkemli bir tarihi birlikte yazabilsinler.

Kürt kardeşlerimize de buradan sesleniyoruz:

KÜRTLERE ÇAĞRI

Ey Kürt kardeşlerimiz!

Türk kardeşlerinizle aranıza kin ve nefret tohumları ekmeye çalışan etnik milliyetçilerin/ırkçıların oyunlarını bozmak sizin boynunuzun borcudur.

Bugüne kadar kahir ekseriyetle Türk’ü kendinizden bilen ve ortak geleceğinizi Türk kardeşlerinizle inşa etmeyi amaçlayan bir anlayış çizgisinde durdunuz.

Bölünmeyi düşünmediniz.

Ayrılmayı aklınızın ucuna dahi getirmediniz.

Türkiye’yi kendi öz vatanınız, Türkleri de can kardeşleriniz bildiniz.

Kanlarınız birbirine karıştı.

Tek bir can oldunuz.

Birbirinize her daim can oldunuz.

Bilesiniz ki bu ülkede bir dönem sadece sizler öteki olarak görülmediniz.

Yalnızca sizler baskılanmadınız.

Türk kardeşleriniz de inançlarından ve hayat tarzlarından dolayı acımasız bir zulme ve baskıya maruz bırakıldılar.

Türk’ün de töresi ve kıblesi değiştirilmek istendi.

Size yapılanları sakın ola ki Türk kardeşlerinizden bilmeyesiniz.

Zira onlar da en az sizin kadar mağdur ve mazlum oldular.

Türklerin sizinle sorunu hiç olmadı.

Sizin de Türklerle bir sorununuz hiç olmadı.

Aranıza kan sokmaya çalışanlar oldu.

Aranıza dağlar girdi.

Dağlar, hepinizin, hepimizin yüreğini dağladı.

Sizler de evlatlarınızı yitirdiniz.

Türk kardeşleriniz de evlatlarını yitirdi.

Kanlarınız ve gözyaşlarınız arş-ı alaya ulaştı.

Ama buna rağmen ne siz Türk kardeşlerinize düşman oldunuz, ne de Türk kardeşleriniz size.

O eski Türkiye artık geride kaldı.

İnkar dönemi bitti.

İnkar dönemini büyük bir cesaretle sonlandıran Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı bu vesileyle saygıyla anıyor ve yürekten selamlıyoruz.

Aramıza giren ve bizi birbirimizden kopartan dağ sorunumuz da bitmek üzere.

O dağları aşmaya çağırıyoruz sizi.

Ne dağda kalmanın, ne dağlarda ölüm kusmanın çare olmadığını herkesten önce ve herkesten çok yüksek sesle sizin haykırmasını istiyoruz.

Sesiniz her zamankinden daha gür çıksın ki Türk kardeşlerinizle aranızda örülmek istenen duvarlar paramparça olsun, dağları hala çözüm olarak görenler varsa onlar da artık bir karşılıklarının olmadığını bilip akıllarını başlarına devşirsinler.

Ey Kürt kardeşlerimiz!

Türkçeyi tıpkı Kürtçe gibi kendi diliniz olarak gördüğünüzü göstermekten kaçınmayasınız.

Türkçeyi yalnızca resmi diliniz olarak değil, bu ülkede hepimizi ortaklaştıran hepimizin ortak dili olarak gören bir bakış açısına sahip olunuz ki Türklerle aranıza fitne sokmak isteyenlerin oyunlarını boşa çıkartasınız.

Herkes şunu bilmeli:

Türkçe ne kadar Türk’ün dili ise Kürd’ün de dilidir.

Kürtçe ne kadar Kürdün dili ise Türk’ün de dilidir.

Dillerimizden birinin resmi dil olması diğer dillerimizin de yaşayan ve yaşatılan diller olması hepimizin tek temennisi olmalıdır.

Türk-Kürt ittifakı bir resmiyet ilişkisi veya ast-üst ilişkisi değildir.

Resmi dilimiz olan aziz Türkçe’mizin yanına aziz Kürtçe’mizin ikinci bir resmi dil olarak iliştirilmesini talep etmek gibi yeni sorun alanları açmaktan vazgeçen bir yerde kendimizi konumlandırmalıyız.

Türkçe tek resmi dilimiz olmalı, ama Kürtçe ve diğer tüm dillerimiz de devlet katında kabul gören ve kamusal alanda görünürlük arz eden aziz dillerimiz olarak görülüp yaşatılmalı.

Türkiye gömlek değiştiriyor.

Gözle görülür bir zihniyet değişimine gidiyor.

Silahların toprağa gömülmesiyle beraber, yani dağ sorununun çözümüyle birlikte, herkese kazandıracak daha demokratik ve özgürlükçü bir yeni Türkiye’ye hep birlikte merhaba diyeceğimiz tarihi günlerin eşiğinde bulunuyoruz.

Önümüzde kritik bir eşik duruyor.

O eşiği atladık mı Türkiye’yi tekrar o kurucu ruh doğrultusunda birlikte inşa etmeye koyulacağımız günler başlayacak.

Heyecanımız o yüzden.

Sevincimiz o nedenle.

Acelemiz, yapacağımız işin hayırlı olmasıyla alakalı.

Peygamberimiz “Hayırlı işlerde acele ediniz” diye emrettiği için.

Şimdi kritik bir eşiğin önünde duruyoruz.

Nedir o kritik eşik?

Silahların artık tehdit unsuru olmaktan tamamen çıkartılmasıdır.

İKİ AYAKLI SÜREÇ:

SİLAHLARIN BIRAKILMASI VE DEMOKRASİNİN İNŞASI

Aziz Misafirler,

Şimdi burada birkaç hususun altını önemle çizmek istiyoruz.

Bir: PKK yalnızca bir güvenlik sorunu değildir. Salt güvenlikçi bakış açısı bize acılı bir geçmiş bıraktı. Paranoyalar bıraktı. Artık daha acılı bir geleceğimizin olmasını istemiyoruz. Geçmişin paranoyalarının önümüzü kesmesini ve geleceğimizi karartmasını istemiyoruz. Dağa giden yolları tamamen kapatmak ve dağı bir cazibe merkezi olmaktan çıkartmak, asıl kalıcı çözüm için yapılması gerekendir. Bunun için demokratikleşme olmazsa olmaz bir öneme sahiptir. Türkiye Yüzyılı’nın inşa süreci bu yüzden hayati önemdedir.

İki: PKK kendini feshettiğinde veya silahlarını bıraktığında sorun tümden çözülmüş olur anlayışı yanlıştır. Şayet “Silah biterse sorun biter!” anlayışı esas alınırsa, Türkiye Yüzyılı için gerekli olan devletle ve toplumla bütünleşmeyi sağlayacak kazanımcı siyasalar ve köklü demokratik adımlar hayata geçirilmezse, sorun başka bir düzeyde devam eder. Unutmayalım asla: Sürecin iki ayağı vardır. Biri silahların bırakılması, öteki demokrasinin derinleştirilmesi. Silah bırakıldığında demokratikleşme ayağı tamamlanmazsa süreç amacına ulaşmaz ve yeni sorunlar başımızı daha fena halde ağrıtır.

Üç: Silah bırakmanın şartı olmaz. Demokratikleşme silah bırakmanın şartı olarak ileri sürülemez. Silahın demokratikleşme hamlelerinin önünü tıkadığı doğrudur. O yüzden demokratikleşme olsun isteniyorsa silahların koşulsuz bir biçimde terkedilmesi hayati önemdedir. Tam tersi de doğrudur: Demokratikleşme adımları silahı çözüm olmaktan çıkartır, dağa giden yolları tıkar ve dağdan inişleri mümkün hale getirir. Demokratikleşmeyi silah bırakmanın şartı olarak dayatmak ne kadar yanlış ise silah varken demokratikleşmeyi ötelemek de bir o kadar yanlıştır. Bu kısır döngüyü kırmanın, başka bir deyişle, güvensizliğe dayalı ilişki düzenini tersine çevirmenin tam vaktidir. Karşınızda silah bırakma iradesi gösteren bir örgüt varsa, o örgütü var kılan sosyolojiyi kazanmak için demokratik reformlar hem hayati önem taşır hem de örgütün silah bırakma iradesini kuvveden fiile çıkartır. Örgütün tabanı kazanıldığında sorun çözülür. Bunun için de toplumsal tabanı ikna edecek bir politikanın görünür kılınması nirengi öneme sahiptir. Hiçbir örgüt kendi toplumsal tabanına rağmen hareket edemez. Bu kritik eşik, siyasal aklın gereklerine uygun bir anlayışla ve karşılıklı güven teatisi yoluyla mutlaka aşılmalıdır ki tarihi fırsat heba olmasın.

KANDİL’E SESLENİYORUZ

Sözün tam da burasında Kandil’e sesleniyoruz:

Kurucu liderinizin sözleriyle artık varlık nedeninizi yitirdiniz.

O nedenle aşılmış ve anlam yoksunluğuna düşmüş anlayışınızı ve dilinizi geçmişte bırakınız.

Anlayışınızı İmralı’daki önderinizin anlayışıyla tam uyumlu hale getiriniz.

Dilinizi sorun çözen siyasetin diline dönüştürünüz.

Bilesiniz ki silah, hiçbir derdin dermanı, hiçbir sorunun çözümü değildir.

Lideriniz Öcalan’ın çağrısına uyarak kendinizi feshettiğinizi ve silahlarınızı bırakacağınızı açıkladınız.

Bu irade beyanı doğrultusunda gerçekleştirdiğiniz silah yakma töreni Türkiye’de takdir topladı.

Bizzat Sayın Bahçeli bu eyleminizden dolayı örgütünüzün kurucu liderine teşekkürlerini iletti.

Öcalan’ın 27 Şubat’taki fesih ve silah bırakma çağrısında şart yoktu.

Sadece ve yalnızca dağ sorununun ebediyen çözülmesi ve gelecek olanlar için yasal-hukuki altlığın oluşturulması talebi vardı.

Kritik eşik, silahların bırakıldığının devletin ilgili birimlerince teyid ve tespitiyle aşılacaktı.

Sonrasında eşzamanlı olarak yasal-hukuki ve idari altlık oluşturulacaktı.

ABD-İsrail cephesinin İran’a saldırmasıyla beraber silahların bırakılması konusundaki tavrınızda bir ikircikli tutum belirdi.

Eski alışkanlıklarınızın yeniden depreştiği görülüyor.

Konjonktürü gözeten taktiksel tavırlarınız bilesiniz ki hem kurucu liderinizin sözünün gücünü kırıyor, hem de sürece dair umutların kırılmasına sebebiyet veriyor.

“Devlet adım atmadan silahlarımızı bırakmayız. Devletin adım attığını görmeden adım atmayız.” biçiminde konjonktürel ve taktiksel bir pozisyona savrulmanız, çözümü öteleyen ana faktörlerden birine dönüştü.

Öcalan’ın çağrısı, kökten bir paradigma değişimi içeren stratejik bir çağrıydı. Ama görünen o ki siz zamana oynayarak taktiksel oyunlar peşinden koşuyorsunuz.

Yanlış hesap yapıyorsunuz.

Bu iş taktik işi değildir.

Konjonktüre göre şekil alma işi hiç değildir.

Öcalan’ın yeni döneme dair paradigmasında silaha kesinlikle yer yoktur.

Buradan size sesleniyoruz:

Taktiksel hesaplarla süreci zehirlemek isteyen güçlerin oyununa gelmeyiniz.

Silahlarınızı toprağa gömdüğünüzü ve Türkiye için artık bir tehdit unsuru olmadığınızı gösteriniz.

Hatta kendinizi Türkiye’nin gücüne dönüştüreceğinizi somut eylemlerle gösteriniz ki süreç nihayete ersin.

Sizi koşulsuz bir biçimde silahlarınızı terk etmeye çağırıyoruz.

Sizin adınıza devletle müzakere eden kurucu liderinizi boşa çıkartırsanız, güvensizlik üzerinden sürecin bozulmasına sebebiyet verecek veya sürecin uzamasına yol açacak kaybettirici pozisyonlar üretirseniz, işte o zaman hem Öcalan’ı boşa çıkartmış olursunuz, hem de bir bütün olarak Türklerle Kürtlerin barış umutlarını, daha demokratik temeldeki ortak gelecek umutlarını darbelemiş olursunuz.

Sizi bu yanlış kararınızdan vakit varken vazgeçmeye çağırıyoruz.

Gün, silahlar üzerinden şart dayatma veya talep üretme günü değildir.

Gün, silahları toptan bırakarak daha demokratik bir Türkiye’nin inşa sürecinin başlamasına katkı sağlama günüdür.

Madem “ İrademiz Öcalan’dır!” diyorsunuz, o vakit Öcalan’ın çağrısına uyarak silahlarınızı koşulsuz-şartsız bırakınız diyoruz.

Siz Öcalan adına devletle müzakere eden taraf konumuna bürünmekten vazgeçiniz ki sizin adınıza müzakere yürüten Öcalan başarılı olabilsin.

Önümüzde yepyeni bir dönem duruyor.

Silahlarınız bu yeni dönemin önünde bariyer olmaktan çıkmalı artık.

O yüzden buradan yüksek sesle size çağrıda bulunuyoruz:

Bırakınız o silahları ve içinizde büyüttüğünüz paranoyaların yol açtığı güvensizlikleri!

Cumhurbaşkanımızın sözü sözdür

MHP liderinin sözü sözdür.

Siz sözünüzde durduğunuzu gösterdiğinizde süreç kendi mecrasında başarıyla tamamlanacaktır.

DEVLETE/HÜKÜMETE ÇAĞRI

Buradan devletimize/hükümetimize de sözümüz var bizim.

Bu kritik eşikte beklemek, süreci enfekte etmekte isteyenlerin oyun planına hizmet anlamına gelir.

Süreci bekletmek doğru değil.

Sürecin başarıyla hitamını ve kalıcı barışın teminini sağlayacak adımları cesaretle atmanın tam vaktidir.

Meclis üstüne düşeni yapmalıdır.

Hükümet üstüne düşeni yapmalıdır.

Bu tarihi fırsat güvensizliğe kurban edilmemelidir.

Yolun sonuna geldik.

Son düzlükte, “Evvela sen, sonra ben!” türünden kısır döngülerin süreci zehirlemesine izin verilirse, bu tarihi bir vebal olur.

Çözüm için gerekli olan güven ikliminin bozulmasına izin verilmemelidir.

Karşılıklı güven teatisi sağlanmalıdır.

Hiçbir komplekse ve taktiksel hesaba kapılmadan gerekli adımlar atılmalıdır.

Güven karşılıklı adımlarla gelişir ve kök salar.

Bir adıma karşılık bir adım.

Sonra tüm adımlar kendiliğinden gelir.

Şimdi acil ve önemli olan soru şudur:

O kritik eşikte birbirimize bakıp duracak mıyız, güven-güvensizlik üzerinden suçlamalar getirerek süreci bozulmasını dört gözle bekleyenleri sevindirecek miyiz?

Kandil’e bakarak pozisyon belirlemek yanlışlığına düşmemek lazım.

Kandil’i hala Türkiye’ye karşı kullanma hesabı yapan o güç merkezlerinin oyununu bozacak cesaretli adımlarla süreci taçlandırmak gerek.

Soruyorum: Sürecin bozulması kimin işine yarar?

Süreç bozulduğunda kimin kazanacağı ve kimin kaybedeceği belli.

Birbirimize kazandırmak varken ve hep birlikte kazanacağımız yeni bir Türkiye inşa etmek fırsatı önümüzde dururken, başkalarına kan ve gözyaşlarımız üzerinden kazanım sunmak sorarım size hangi akla hizmettir?

Biz Erdoğan liderliğindeki devletimize-hükümetimize güveniyoruz.

Bu kritik eşiğin aşılması konusunda gerekli adımların cesaretle atılacağından zerre kuşku duymuyoruz.

Sürecin yeni yol haritası iyi belirlenmelidir.

Atılacak adımlar ve yapılacak işler iyi belirlenmelidir.

Bu konuda meclisin de, hükümetimizin de üstüne düşeni yapacağına inandığımızı yeri gelmişken hatırlatmak istiyoruz.

CUMHURBAŞKANIMIZA SESLENİYORUZ

O inançla buradan Sayın Cumhurbaşkanımıza saygıyla sesleniyoruz:

Sayın Cumhurbaşkanımız!

Siz ki geçmişte herkes karşınızda dikilmişken büyük bir cesaretle inkardan kaynaklı “Kürt sorunu”nu çözmüş bir lidersiniz.

Sorunun diğer ayağını, yani silah sorununu da çözmek sizin elinizde.

Hiç kuşkusuz günümüzün Süleyman’ı sizsiniz.

Mühür sizin elinizde.

Geçmişte karşınızda duran MHP bugün sürecin en içten ve en büyük destekçisi olarak yanınızda.

Türkiye halkının kahir ekseriyeti bu kanlı sorunun artık çözülmesini bekliyor.

Kritik eşiği aşmak sizin elinizde.

Bunu tek başına örgüte havale etmeyiniz.

Hâlâ güvenlikçi aklı, kazanımcı siyasal aklı önünde tutanların telkinlerine zinhar geçit vermeyiniz.

O kritik eşiğin aşılması için atılması gereken adımı siz atınız.

Süreci başarıya taşımak konusunda kesin kararlılığınızı ve cesur liderliğinizi bu konuda da siz gösteriniz.

Bugüne kadar gösterdiğiniz cesareti taçlandıracağınızdan hiç kuşkumuz yok bizim.

Bu tarihi fırsatı hiç kimsenin heba etmesine izin vermeyeceğinize inancımız da tamdır bizim.

Bunu örgüte sadece silah bıraktırmak için değil, silahların bırakılmasıyla birlikte daha demokratik bir Türkiye Yüzyılı’nı inşa etme konusunda nasıl güçlü ve kararlı bir iradeye sahip olduğunuzu siz gösteriniz.

Atacağınız adımlarla kökleşecek güven ikliminde o kritik eşiğin çabucak aşıldığı kendiliğinden görülecektir.

Siz ki Türkiye’deki demokratik değişimin öncüsü bir lidersiniz.

Bu sorunu Sn. Bahçeli ile birlikte temelli çözerek tarih yazacak bir cesarete ve bilgeliğe sahip olduğunuzu bilenlerdeniz biz.

Kandil’dekiler ayak sürüyor olsa bile siz ön alıcı ve ön açıcı hamlelerle pekala bu süreci nihayete erdirecek bir döneme kapı açarak hem oyun bozmuş olursunuz hem de Türkiye’yi güçlü yarınlara taşıyacak bir liderliğin nasıl olması gerektiğini sadece biz yaşayanlara değil gelecek nesillere de göstermiş olursunuz.

ÖCALAN’A ÇAĞRIMIZ VAR

Bir çağrımız da PKK lideri Öcalan’adır…

Öcalan vakit henüz varken o kritik eşiğin aşılması için iradesini bir kez daha güçlü bir şekilde ortaya koymalıdır.

Kandil’dekilerin alınan kararlar doğrultusunda hareket etmelerini sağlamalıdır.

Değilse her kesimin içinde bulunan süreç bozguncularına gün doğar.

Gün tam da bu kritik eşikte sesinizi daha kararlı, daha gür ve keskin biçimde yükseltme günüdür.

Suriye’deki sorunu çözen iradenizi kritik eşiğin aşılmasında vakit kaybetmeden göstermeniz hayati bir önem arz ediyor.

SÜRECİN YOL HARİTASI, ATILMASI GEREKEN ADIMLAR

Değerli Misafirler,

Sürecin başarısı için atılması gereken adımlar var.

Sürecin yol haritasını netleştirmekte yarar var.

Atılması gereken somut adımların adını koymakta yarar var.

İşte bizim önerilerimiz…

Tek tek sayıyoruz…

Bir: MHP’nin Bilge Lideri Sn. Bahçeli’nin de dediği gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları acilen uygulanmalıdır. Bu çerçevede başta Selahaddin Demirtaş olmak üzere haklarında karar verilenler tahliye edilmelidir. Özellikle Demirtaş’ın bırakılması, sürecin başarıyla sonlanması için gerekli olan güven ikliminin kökleşmesinde belirleyici bir öneme sahiptir. Demirtaş’ın sürece katkısı ziyadesiyle önemli olacaktır. Sayın Bahçeli’nin bu yönde ortaya koyduğu irade, süreci pozitif yönde ilerletecek önemdedir. İnanıyoruz ki bu sürecin gelip dayandığı kritik eşiğin aşılmasında da bu önemli bir faktör olacaktır.

İki: Kayyum uygulamalarında yeni bir düzenleme şart. Sayın Bahçeli’nin de isabetle kaydettiği üzere Ahmet Türk vb. belediye başkanları görevlerine vakit geçirilmeden iade edilmelidirler. Bu tarz bir uygulamanın sürecin akıbetine endekslenmeyecek kadar önemli ve gerekli olduğunu hatırlatmak isteriz. İdari bir kararla göreve iadeler, sürecin başarıya taşınmasının önünde engel olarak duran psikolojik bariyerlerin ve güvensizliğe dayalı önyargıların ortadan kaldırılmasını sağlayacaktır.

Üç: Öcalan’ın statüsünün belirlenmesi konusunda Sayın Bahçeli’nin önerisi bizce hayat bulmalıdır. Öcalan’ın örgütüne söz geçirebilen bir lider olarak statüsünün netliğe kavuşması, sadece kritik eşiğin aşılması sürecinde değil, sonrasında da amaçlanan gönüllü demokratik bütünleşme sürecinin başarıyla tamamlanmasında belirleyici bir önem taşımaktadır. Devlet İmralı’da örgütün fesih ve silah bırakma meselesini Öcalan ile müzakere etmektedir. Örgütü adına devletle müzakere yapan Öcalan’ın statüsünün yasal bir zemine oturtulması, sürecin başarısı için gereklidir.

Dört: Münhasıran sürece dair “Müstakil Çerçeve Kanun”un hazırlanması olmazsa olmaz bir öneme sahiptir. Silahlarını bırakıp gelecek olanları devlet ve toplumla bütünleştirmek için nasıl bir çözüm modelinin önerildiğinin ve hangi yasal altlığın oluşturulmak istendiğinin açıklıkla ortaya konulması, sürecin başarıyla hitamı için hayati önemdedir.

Bu cümleden olarak belirtmek isteriz ki “Müstakil Çerçeve Kanun”un içeriği köklü ve kapsamlı olmalıdır.

Dağdan inecek olanlar kendilerini neyin beklediğini veya kendilerine nasıl bir gelecek sunulduğunu bilmelidirler

Nasıl bir çerçeve içinde sorunun çözüleceği bilinmeden kalıcı bir çözüm devşirmek haliyle mümkün olmayacaktır.

O yüzden bu “Çerçeve Kanun” genel hatlarıyla hazırlanıp ilan edilmelidir ki tüm güvensizlikler ve kuşkular da kendiliğinden gitsin.

Kritik eşiğin aşılmasında bu çerçeve kanun belirleyici olacaktır.

Özgüvenimizi kuşanarak cesur adımlar atmalıyız.

Bu iş güvensizlikle ve kuşkuyla yürümez.

Şimdi birileri kalkıp diyecektir ki, “Kanunu çıkardıktan sonra PKK silahlarını bırakmazsa ne olur?”

Ne mi olur?

Diyelim o vakit:

Kaybeden PKK olur, Kandil olur.

Süreci bu saatten sonra kim bozarsa, kaybeden o olur.

Hem de temelli.

“Çerçeve Kanun” silahlarını bırakıp gelecek olanlar için düzenlenen bir kanun olacağı için, ancak silahlarını bırakıp gelenler için işleyecek bir kanun olarak elimizin altında duracaktır.

Başka türlü olursa Türkiye bir şey kaybetmiş olmaz.

Tam tersine, sunduğu yasal çözüm modeliyle hem dünyada bir emsal oluşturmuş olur hem de süreçten ve barıştan yana olan vatandaşlarının genel kabulünü sağlamış olur.

Toplumu kazanmak, bu ülkenin Kürtlerini kazanmak, kazanımların en büyüğü olur.

Sürece direnenler kaybetmeye mahkum olurlar.

Biz süreçten yana umutsuz değiliz.

Öcalan’ın kabul ettiği “Çerçeve Kanun”un, kendi örgütü tarafından da itirazsız kabul göreceğinden kuşku duymuyoruz.

Öcalan’ın böyle bir gücü var.

O yüzden kanun hazırlanma sürecinde Öcalan’ın mülahazaları elbette önem arz edecektir.

Çünkü örgütünü en iyi bilen odur.

O yüzden diyoruz ki kalıcı barışı sağlamada öncülük rolü devletimize-hükümetimize, sürecin başlatıcısı olan cumhur ittifakının iktidar katında olan değerli partilerine düşüyor. Yani AK Parti’ye ve MHP’ye.

Kandil’dekilerin konjonktürü kollayan ve güvensizlik içeren pozisyonuna göre süreci ötelemeye veya ertelemeye kalkışmak çok büyük bir yanlışlık olur.

Türkiye’ye tuzağı çekmeye çalışan o malum güçlerin istediği de bu.

Süreç bozulsun istiyorlar.

Bu tuzağa düşmemek gerek.

Süreci Kandil’in pozisyonu değil, devletimizin-hükümetimizin cesaretle ve bilgelikle sarmalanmış öncü pozisyonu tayin ve tespit etmelidir.

Son kertede örgütü üzerinde Öcalan’ın sözü belirleyici olacaktır.

Tıpkı Suriye’de olduğu gibi.

Burada akla gelen bir soru da şu:

“Müstakil Çerçeve Kanun”un hedefi ve amacı ne olmalıdır? Neleri içermelidir?

Temel amaç, elbette dağın bütünüyle boşaltılması ve silahların ebediyen toprağa gömülmesidir.

Dağı bütünüyle boşaltmadığınız sürece sorunu kökten çözmüş olmazsınız.

Nihai amaç ise topyekun gönüllü demokratik bir bütünleşmeyi sağlayacak yasal ve idari bir altlığın oluşturulmasıdır.

Bu demokratik bütünleşme mekanizmalarının oluşturulması ancak zihni bir değişimle mümkün olabilir.

Geçmişe takılıp kalanlar veya cesaretten yoksun olanlar asla bu değişimi gerçekleştiremezler.

“Müstakil Çerçeve Kanun”, Türkiye Yüzyılı’nın inşa sürecinin önünü açan bir içeriğe sahip olmalı, köklü bir çözüm modeli oluşturmalıdır.

Bu cümleden olarak önerdiklerimiz şunlardır:

-Dağdakilerin, yani silahlı unsurların, kademeli bir biçimde dönüşlerini sağlamak.

-Cezaevlerinde örgütten dolayı yatanların toplumla yeniden buluşmalarını sağlamak. Süreç devam ederken özellikle hasta ve yaşlı tutuklu ve hükümlere öncelik tanımak.

-Yurt dışında yaşayanların eve dönüşlerini sağlamak.

“Müstakil Çerçeve Kanun”da bütün bunların hangi şartlara bağlı olarak yapılacağı açıklıkla belirtilmelidir.

Devlet ve toplumla bütünleşme süreçlerinde elbette denetim ve kontrol mekanizmaları hayati öneme sahiptir.

Kontrol ve denetim için bir süre öngörülmelidir.  3 yıl uygun bir süredir. Bu süre zarfında kanuna harfiyen uyanlar, sürecin ruhuna uygun davrananlar bütünleşme için gerekli olan imkânlardan yararlanırlar. İstihdamdan tutunuz da siyasi alana varıncaya kadar köklü bir bütünleşme için gerekli olan düzenlemelerden yararlanırlar.

Geçmişte “Dağda silahla dolaşacaklarına düz ovada gelip siyaset yapsınlar!” denirdi.

Silah ve terör denklem dışı kaldığında, herkes için siyaset demokratik bir haktır elbette.

Diyeceğimiz o ki, “Çerçeve Kanun”a uyacak olanların evlerine dönebilmelerine imkân sağlandığında, bir büyük birlik, bir büyük bütünleşme ve kalıcı bir barış için tüm yolların açık olduğu görüldüğünde, kanaatimiz odur ki, bugün “kritik” denilen eşiklerin tümü kendiliğinden aşılacak ve süreçle varılmak istenen menzile ulaşılmış olacaktır.

TARİH BİZİ ÇAĞIRIYOR

GELECEĞİ BİRLİKTE İNŞA ETMEK

Değerli Misafirler ve Aziz Milletimiz,

Bizim burada söylediklerimiz hayal değildir.

Gerçekleşmesi mümkün olmayan şeylerden bahsetmiyoruz.

Bunu gerçekleştirmek bizim elimizde.

Göreceksiniz, bugün burada söylenenlerin hepsi yakın bir gelecekte birer gerçeğe dönüşecektir.

Türkiye Yüzyılı bu anlayış üzerinden şekillenecektir.

Türk-Kürt ittifakı ve dağ sorununun çözümü, Türkiye’yi tarih sahnesine çok güçlü bir biçimde çıkaracaktır.

Türkiye’nin öncülüğünde bölgede Türk-Kürt-Arap-Fars ittifakına dayalı bölgesel bir güç odağı ortaya çıkacaktır.

Tarih bizi çağırıyor.

Geçmişe değil, yeni bir geleceğe.

Hep birlikte inşa edeceğimiz yeni bir geleceğe.

Sürecin başarıyla hitamı Türkiye Yüzyılı’nın önünü açacaktır.

Türkiye Yüzyılı için sürecin başarısı ne kadar gerekliyse, yeni bir anayasa da olmazsa olmaz bir öneme sahiptir.

Türkiye Yüzyılı’na yakışır demokratik, özgürlükçü, sivil, adaleti eksene alan hukuk sistemiyle, farklılıkların kabulü üzerinden yükselen birlikçi anlayışıyla göz dolduran ve örnek teşkil eden bir yeni anayasaya acilen ihtiyacımız var.

Gelin birlikte sadece ve yalnızca sürecin başarısına odaklanalım diyoruz.

Türkiye Yüzyılı için gerekli olan yeni bir anayasa yapım sürecine odaklanalım diyoruz.

Bir olalım, birlikte olalım, diri olalım, birlikte Türkiye olalım diyoruz.

Bu şekilde düşünen herkesle beraber olduğumuzu işte buradan duyuruyoruz.

Türkiye Yüzyılı’nı bu anlayış temelinde inşa etmek isteyen herkesle gönülden beraber hareket etmeye hazır olduğumuzu buradan haykırıyoruz.

Kapımız herkese açıktır.

Gönlümüz hepinize açıktır.

Demokrasi ve Birlik idealimizde sizleri yanımızda görmekten büyük bir mutluluk duyarız.

Bu duygu ve düşüncelerle her birinize değerli katılımlarınız için çok teşekkür ederiz.

Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun.

Hoşçakalın…


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir