Değerli Kardeşlerim,
Sözün burasında önemine binaen değinmek istediğimiz bir husus var.
O da vatandaşlık ve millet tanımımızın önündeki Türk’ü konuşurken etnikçi-ırkçı bir zemine kaymamamızdır.
Dahası ve en önemlisi, bu algıyı oluşturacak pratikleri elimizin tersiyle itmemizdir.
Türk vatandaşlığı tanımı, herkesin Türk olduğu anlamına gelen bir tanım değildir.
Türk milletine mensubiyet de herkesin Türk olduğu anlamına gelen bir mensubiyet değildir.
Tarihte Türk tanımı, bir ırkın tanımı da değildir.
Türk aynı inancı, aynı ülküyü, aynı amacı, aynı hedefi paylaşan farklı Müslüman etnik-kavmi unsurların ittifakı için uygun görülen bir tanımlamadır.
Türk tabiri, bir ittifaklar düzeneğinin adıdır.
Aynı akideye ve hedefe mensubiyet üzerinden yükselen bir millet sisteminin adıdır.
Yani “İslam milleti”nin öteki adı “Türk milleti”dir.
Zira “Türk” demek, “İslam” demektir.
Gavur diyarlarının sakinleri Türk’ü böyle görmüş, böyle tanımlamışlardır.
İslam ile özdeşleşmiş Türk’ü etnikçi-ırkçı nazariyelere kurban etmek, Türk’ün kendisine ve tarihsel misyonuna ihanetten öte bir anlam taşımaz.
“Türklük bedenimiz, İslamiyet ruhumuz!” diyen bir Türklük anlayışının yerini İslamiyeti önemsiz bir beden, Türklüğü de bizatihi yüce bir ruh olarak takdis eden bir Türkçülük anlayışı almaya başladığında, işte o vakit kardeşlik hukukumuzla birlikte ortak akidemiz ağır bir darbe almış oldu.
Ne zaman ki bu herkesi kuşatan millet tasavvurunun adı olarak kabul edilen Türk ve Türklük tabiri, aynı akideye mensup olan diğer Müslüman kavimlerin varlığını inkâr eden ve dillerini yasaklayan etnik milliyetçi, yani ırkçı, soy-sopcu bir milliyetçiliğe dönüştü, işte o vakit etnik sorunlar ve karşı milliyetçilikler oluşmaya başladı.
Öyle olmasaydı, o doğrultuda inkarcı pratikler ortaya konulmuş olmasaydı, yani inkar ve asimilasyon siyasalarına eşlik eden cebri uygulamalar olmasaydı, “İslam milleti”nin yerine ikame edilen “Türk milleti” tabirine hiç kimsenin itirazı olmazdı.
Bu sapmayı Başbakan olduğu dönemde Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan büyük bir cesaretle düzeltti.
İnkâr ve asimilasyon kaynaklı “Kürt sorunu”nu paradigmal düzeyde çözdü.
Ama yılların getirdiği tortular tümden silinmedi.
Şimdi bu sapmanın topyekûn düzeltilmesi, yani aslına olduğu gibi irca edilmesi gerekiyor.
Bu gerçekleştiğinde vatandaşlık veya millet tarifinin önündeki Türklük tabiri, diğer Müslüman unsurlar açısından asla bir sorun oluşturmayacaktır.
Şunun artık net bir biçimde bilinmesi-kabul edilmesi gerekiyor:
Devletimizin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Hepimiz de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız.
Devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes kırmen-kavmen Türk değildir.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli husus şudur:
Kürtler, devlete sadece vatandaşlık bağıyla bağlı değildir.
İnsan kendi devletine sadece vatandaşlık bağıyla bağlanmaz.
Kürtler, bu devletin ve cumhuriyetin asli sahipleridir.
Dolayısıyla kendi devletlerine gönülden bağlıdırlar.
Bu vatandaşlığın ötesinde bir aidiyet ve sadakat bağıdır.
Bu bağı vatandaşlıkla sınırlandırmak yanlıştır.
Vatandaşlık anayasal bir tanımlamadır.
Vatandaşlık aidiyeti üzerinden herkesi ırken Türk varsaymak, bugün yaşadığımız sorunların temel kaynağını oluşturmaktadır.
Her ne kadar Türk tanımının ırk temelinde olmadığı söylense de, pratikte bunun başka türlü olması bu iddianın inandırıcılığını büyük ölçüde zedelemektedir.
O yüzden asıl yapılması gereken şey, iddiaya uygun bir pratiği ete kemiğe kavuşturmaktır.
Bu anayasal vatandaşlık tanımını, herkesi etnik-ırki anlamda Türk varsayan bir anlayış biçimine dönüştürüp kendine Türk demeyen Kürdü adeta hasım gibi gören kimi odaklar, etnik milliyetçilik ve bölücülük fitnesini körükleyerek devletimizin bekasına ve milletimizin birliğine fena halde zarar veriyorlar.
Vatandaşlık ve millet aidiyetini etnik milliyetçi-ırkçı bir anlayışla yorumlamaktan kaçınmak gerekir.
Bu tarz anlayışlar bir büyük birlik ve bir büyük millet tasavvurumuza telafisi imkânsız zararlar veriyor.
Vatandaşlık ve millet tanımının gerçekte etnikçi-ırkçı olmadığını göstermenin bir tek yolu vardır. O da, farklılıkları muhafaza ederek birleyen akidemize uygun bir siyasi mimarinin koşulsuz-şartsız kuvveden fiile çıkartılmasıdır.
Aklımızdan çıkarmamamız gereken tek gerçek şudur: Pratik, her zaman için sözden daha ikna edicidir.
Söz ayrı, pratik ayrı olduğunda kardeşler arasında fitneyi çoğaltmak isteyenlerin değirmenine su taşınmış olur.
Sevinerek belirtmek isteriz ki, Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın “Biz farklılıklarımızla birlikte Türkiye’yiz!” şiarı ile Sayın Devlet Bahçeli’nin “Hepimiz eşitiz Türkiye!” söylemi bugün kol kola girerek daha önce AK Parti iktidarı döneminde sonlandırılan inkarın yeni bir kabul pratiğine dönüşmesini sağlamış bulunmaktadır.
Bu doğrultuda yürüyen olumlu mecranın, silahların bırakılmasıyla birlikte kamil ve eksiksiz bir demokrasiyle taçlanacağına yürekten inanıyoruz.
Türkiye Yüzyılı’nın inşa sürecine katkı sağlayacak bir anlayış ve dil üzere olmak hepimizin boynunun borcudur.
Dilimizi değiştirerek işe başlarsak, o zaman çözüme giden yolun ardına kadar açık olduğunu görürüz.
O yüzden diyoruz ki vatandaşlık ve millet tartışmalarını zararlı mecralara çekip süreci bozmak isteyenlerin oyununa gelmemeliyiz.
Bu fitneyi artık toprağa gömmeliyiz.
Zarfa değil mazrufa odaklanmalıyız.
Sorun vatandaşlığımızın veya millet mensubiyetimizin önündeki “Türk”ten kaynaklanmıyor.
Sorun “Türk”e o birilerinin yüklediği ırkçı ideolojiden kaynaklanıyor.
O ırkçı ideolojiden arınmamız bu yüzden şart.
Sorun eşitlik söyleminin henüz gereğince uygun bir pratiğe dönüştürülmemesinden kaynaklanıyor.
O yüzden bir bütünün parçaları olduğumuzu ve aslında birbirimizin eşiti olduğunu gösterecek bir pratik ortaya koymamız farz.
Biz inanıyoruz ki bu kuşatıcı ve kapsayıcı anlayış, güçlü demokratik hamlelerle yeni bir pratiğe kavuştuğunda hiç kimsenin, hiç birimizin aklına başkaca bir sorun gelmez.
Türkiye adım adım oraya doğru gidiyor.
Hepimize kazandıracak bir barış dönemine giriyoruz.
Artık silahların ebediyen susacağı bir yeni dönemin arifesindeyiz.
Kardeşliğimize sıkılan silahlar gömülecek.
Birliğimizi tehdit eden silahlar yerle yeksan olacak.
Artık kanlarımız ve gözyaşlarımız toprakla buluşmayacak.
Bu ülkenin evlatları birbirine silah doğrultmayacak.
Bu ülkenin dağlarına bahar gelecek dostlar, bahar…
Sevgili dostum merhum Ahmet Kaya bir şarkısında ne güzel söylüyordu: “Ağladıkça, ağladıkça dağlarımız yeşerecek, görecek göreceksin.”
Sen mezarında rahat uyu sevgili Ahmet.
Sen görmedin, ama biz göreceğiz.
Dağlarımızın yeşermeye başladığını şimdiden görmeye başladık. Çok şükür bir buçuk yıldan beridir evlatlarımızın değerli bedenleri toprağa düşmüyor, analarımız evlatları için gözyaşı dökmüyor.
Artık ağlamayacağız.
Birbirimizi ağlatmayacağız.
Dağlarımızda ölüm kusan silahlarımız olmayacak bizim.
Dağlarımız birlikte halaya durduğumuz hayat alanlarımız olacak bizim.
Barışın ve kardeşliğin türkülerini hep birlikte çığıracağımız meskenlerimiz olacak dağlar bizim.
Bizler birbirimizin gönüllerinde yeşereceğiz.
Acılarımızın tümünü ardımızda bırakacağız.
Geçmişteki acılarımızın önümüzü kesmesine izin vermeyeceğiz.
Acılarımızı yarıştıranlardan olmayacağız.
Acılarımızı ortaklaştıran bir anlayış hattında hep birlikte hizalanacağız.
Geçmişin acılarının geleceğe taşınmasına asla izin vermeyeceğiz.
Hiçbir Türk’ün ve Kürdün evladının kanının dökülmesine katiyen izin vermeyeceğiz.
Geçmiş acılarımızdan kin devşirenlerden olmayacağız.
Kin ve nefret devşirenleri de kendimizden bilmeyeceğiz.
Ölümden beslenenleri, kandan nemalananları kendimizden uzak diyarlara süreceğiz.
Herkes bilsin ki,
Türk’ün acısı da bizimdir, Kürdün acısı da…
Türk’ün evladı da bizimdir, Kürdün evladı da…
Evladını yitiren Türk de biziz, Kürt de biziz..
Evlatlarını yitiren herkesi kendimizden biliriz.
Onların acılarını kendi acımız biliriz.
Ve bir daha ne bir Türk’ün ne de bir Kürdün evladının bir tek damla kanının dahi toprağa düşmeyeceği, Türk ve Kürt annelerimizin gözlerinden evlat acısıyla akacak bir tek damlanın dahi toprağa düşmeyeceği yeni bir Türkiye’yi, Türkiye Yüzyılını hep birlikte inşa edeceğiz.
Birbirimizden özür dilemekten geri durmayacağız.
Birbirimizden af dilemekten de zinhar geri duymayacağız.
Allah affı sever.
Biz de birbirimizi affedenlerden olacağız.
O hepimize kazandıracak bir büyük barışı sağlayacak affı birbirimizden esirgemeyeceğiz.
Bir büyük affı birlikte gerçekleştirecek, ortak acımızı ortak sevince dönüştüreceğiz.
Birbirimizden helallik isteyeceğiz, helalleşip kucaklaşacağız.
Bir büyük buluşmayı ve birlikteliği gerçekleştirmek adına…
Yüreklerimizle birbirimize tutunacağız, güneşi birlikte tutacağız.
Gayrı acılarımız da, sevinçlerimiz de bir olacak bizim.
Birbirimize yürekten uzatacağımız ellerimiz bir daha birbirinden kopmamak üzere kenetlenecek, görecek, göreceksiniz…
Şimdi ses verin dostlar!
Artık ne silahlarımızla ne de sözlerimizle birbirimizi öldürmeyeceğimiz bir yeni dönemi birlikte inşa etmeye var mısınız?
Ölüm yerine hayatı, silah yerine siyaseti ikame edeceğimiz bir yeni dönemi inşacıları olmaya var mısınız?
Varım diyorsanız ayrılığı-gayrılığı bir yana bırakarak kucaklaşmaya çağırıyoruz cümlenizi.
Haydi yüreklerimizi bedenlerimizin üstüne iliştirerek en gür sedayla hep birlikte haykıralım:
Yaşasın Barış! Biji aşiti!
Yaşasın Kardeşlik! Biji Bırati!
Yaşasın Birlik! Biji Yekiti!
Yaşasın Türkiye! Biji Türkiye!
BİR BÜYÜK BARIŞI BİRLİKTE İNŞA ETMEK
Söyler misiniz, değerli dostlar!
Yaşamak ve yaşatmak varken ölmek ve öldürmek niye?
Bu ülke hepimizin ve hepimize yetecek kadar büyük.
Yürek coğrafyamıza hiç kimsenin sınır çizmesine izin vermemeliyiz.
Tekrar soruyorum cümlenize:
Var mısınız?
Birbirimizi yeniden keşfetmeye var mısınız?
Birbirimizle yüreklerimizden tutunup yekvücut almaya var mısınız?
Aramıza örülen duvarları yıkmaya var mısınız?
Türkiye Yüzyılı’nı bu birlik ve kardeşlik anlayışı temelinde inşa etmeye, kendimiz için gerekli olan demokrasimizi en güçlü ve en derin biçimde inşa etmeye var mısınız?
İlkel intikam duygularından vazgeçip birbirimizi affetmeye var mısınız?
Hepimize kazandıracak bir büyük barışı sağlamak için, barışın önünde engel olarak duran silah siyasetine karşı tek yürek, tek ses, tek bilek olmaya, silahtan bin beter olan ölümcül kelimelere gayrı son vermeye, kardeşliğimizi ve birliğimizi bozan zehirli sözlere kapılarımızı kapamaya var mısınız?
Varım diyorsanız, o zaman kimse bizim bileğimizi bükemez.
Hiçbir fitne girişimi kardeşliğimizi bozamaz.
Bilesiniz ki Türk-Kürt kardeşliği tarihtekine benzer bir ittifak düzeneğine kavuştuğunda hem Türk, hem Kürt, hem Türkiye kazanır.
Türkiye tarih sahnesine güçlü bir biçimde çıkmak istiyorsa, bu ittifakın mimarı olmak zorundadır.
Sadece Türkiye’deki Türklerin değil, Suriye’deki, Irak’taki ve İran’daki Kürtlerin de hamisi bir devlete dönüşmek zorundadır.
Kürdün kazanımını Türk’ün kazanımı ile bir tutan ve hepsini sahiden kendinden bilen bir Türkiye hem rol model bir ülke olur hem de tarihin seyrini değiştiren güçlü bir devlet olur.
Kürt kazandığında sevinmeyenlerin, hatta üzülenlerin, Türk kazandığında ise sevinç naraları atanların, Kürdün kazanımını kendi kazanımı olarak görmeyenlerin kardeşlik iddiaları inandırıcı olmaz. Dahası, Türk’ün herkesi kapsayan bir tanımlama olduğu iddiaları da boşa düşer.
Söylemlerimizle pratiklerimiz birbiriyle uyumlu olmalı.
İddialarımızla eylemlerimiz birbirini bütünlemeli.
Değilse o güzelim kardeşlik sözlerimize yazık etmiş oluruz.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “Türkiye Yüzyılı” dediği şey, iddiaların uygun bir pratikle ete kemiğe bürünmesi halidir.
MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te başlattığı sürecin amacı budur, tanımına uygun bir Türk-Kürt ittifakının gerçekleştirilmesi ve demokratik hamlelerle bu sürecin taçlandırılmasıdır.
Sayın Bahçeli’nin el sıkışarak başlattığı ve 22 Ekim’de Öcalan’a örgütün tasfiyesi ve silahların bırakılması çağrısıyla zirveye taşıdığı sürecin anlamı da budur.
Bizim Demokrasi ve Birlik Derneği olarak ete kemiğe büründürmek istediğimiz bu anlayışın süreçle birlikte kuvveden fiile çıkmış olmasını görmekten büyük bir mutluluk duyuyoruz.
Sayın Bahçeli’nin başlattığı ve Sayın Cumhurbaşkanımızın bir devlet projesine dönüştürdüğü bu süreç PKK lideri Abdullah Öcalan’ın desteğiyle artık son düzlüğe gelmiş bulunmaktadır.
Bilindiği üzere, Öcalan 27 Şubat 2025’teki açıklamasıyla, Sayın Bahçeli’nin çağrısını karşılıksız bırakmadı, örgütüne fesih ve silah bırakma çağrısında bulundu.
Örgütü de Öcalan’ın çağrısına uyarak kendini feshettiğini ve silahları bırakacağını açıkladı.
Kandil’dekiler silah bırakma kararını sembolik bir yakma töreniyle tüm dünyaya gösterdi.
Sonrasında mecliste kurulan komisyon çalışmalarını tamamladı.
Komisyona üye veren partilerin tümünün katılımıyla ortak bir çözüm raporu yayınlandı.
Şimdi sıra silahların tamamen gömülmesine ve eşzamanlı atılacak yasal-hukuki adımlara geldi.
Öcalan’ın 27 Şubat çağrısının özünü oluşturan iki ana husus vardı.
Birincisi, anlam yoksunluğuna düşen ve artık varlık nedenini yitiren örgütün kendini feshetmesi ve silahlarını şartsız bırakması…
İkincisi, silahlarını bırakıp gelenlerin “devlet ve toplumla bütünleşmeleri”ni sağlayacak yasal-hukuki ve idari bir düzeneğin oluşturulması.
Sayın Bahçeli’nin dediği gibi, Öcalan üstüne düşeni yaptı.
Öyle ki en çözülemez sanılan Suriye sorununun çözümünde belirleyici rol üstlendi.
Suriye PKK’sı olarak bilinen SDG’nin yeni Suriye yönetimine katılmasını sağladı.
Herkes Suriye’de sürecin bozulacağını beklerken, tam tersi gerçekleşti.
Suriye’deki çözüm, Türkiye’den önce oldu.
Şunu söylemek elbette gerekli:
Suriye ile Türkiye’nin koşulları farklı.
Suriye’deki çözümün aynısının Türkiye’de olması ne istenen şeydir, ne de mümkün olabilecek bir şey…
Türkiye’deki demokratik bütünleşme süreci, Suriye’dekinden tamamen farklı olmak durumunda.
Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara’yı Kürtler konusunda attığı cesur adımlardan ötürü yürekten tebrik ediyoruz.
SDG’yi sisteme entegre eden politikası da Suriye’nin birliği için gerekli ve cesur bir adımdı.
Yeni Suriye’nin anayasası güçlü bir merkezi yönetimle birlikte yerel yönetimlerin demokratik-idarî temelde güçlendirilmesine de imkân sağlayacak bir zeminde inşa edileceğe benziyor.
Suriye için güçlü bir devlet ne kadar gerekliyse, Suriye’nin birliği için yerel yönetimlerin güçlendirilmesi de bir o kadar gereklidir.
Etnik temelde olmayan güçlü yerel yönetimler hem Suriye demokrasisini güçlendirir, hem güçlü bir devletin oluşumunu sağlar hem de Suriye’nin birliğini sarsılmaz temele oturtur.
Gördüğümüz o ki Suriye oraya doğru gidiyor.
Yeri gelmişken o birilerine hatırlatmak isteriz:
Suriye’de asıl olması gerekenin bu olduğunu yüksek sesle dile getirdiğimizde bizi namertçe linç edenler, bugün söylediklerimizin aynısı gerçekleştiği halde, bırakınız bizden özür dilemeyi, hâlâ utanmadan konuşmaya devam ediyorlar.
O akıl sahipleri ne yazık ki Türkiye’deki sürecin suretimizden görünen bozguncularıdır.
Hâlâ terör ve terörist denklemleri üzerinden laf söyleyen o sözüm ona güvenlik uzmanları, eski Türkiye’nin aklıyla süreci bozacak telkinlerde bulunmayı sürdürüyorlar.
Üstelik bunu iktidarı destekleyen televizyon kanallarında yapıyorlar.
Ortada artık ayrılıkçı-bölücü hiçbir talep kalmamış olmasına rağmen hala “bölücülük” deyip duruyorlar, terörün sonlandırılması iradesi güçlü bir biçimde orta yerde duruyorken hala “terör/terörist” demeye devam ediyorlar.
Bu hakikatsiz dil, eski Türkiye’nin sorunlu dili artık terk edilmelidir.
Sorunun bizatihi kaynağı olan o eski Türkiye’nin salt güvenlikçi bakış açısını bugün farklı kelimelerle tedavüle sokan bu zevatın aklıyla varılacak bir menzil, çözülecek bir sorun yoktur.
Bu eski Türkiye artıklarının bizatihi sorunlu olan anlayışlarını bütünüyle kapı önüne bırakmadan kalıcı bir çözüm üretmek mümkün olmaz.
Şayet onların aklıyla hareket edilmiş olsaydı, Türkiye askeri gücüyle SDG’nin üstüne yürüyecekti.
Sadece süreç bozulmayacak, aynı zamanda bölgede uzun yıllara yayılacak Türk-Kürt-Arap düşmanlığına da kapı aralanmış olacaktı.
Şimdi Suriye’de onların tersine bir ittifak sistemi oluştu, çok şükür.
Türkiye’nin Suriye’deki çözüm modeline sağladığı katkı Türkiye Yüzyılı idealiyle de son derece uyumlu.
Türkiye’de Türk-Kürt ittifakı, Suriye’de Türk-Kürt-Arap ittifakı Türkiye’nin mihverinde yer aldığı güçlü bir bölgesel sistemin oluşmasına da imkan sağlayacaktır.
Türkiye’deki süreç bu yönüyle bölgenin tümünün yararına olan bir süreçtir.
O yüzden sürecin Türkiye ayağının vakit geçirilmeden tamamlanması farzdır.
Süreci uzatmaya veya bekletmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.
Sürecin başarıyla sonlandırılması için atılması gereken adımlar cesaretle atılmalıdır.
Devletimiz-hükümetimiz kendini asla Kandil’in pozisyonuna göre konumlandırmamalıdır.
Kritik eşiği aşmamızı sağlayacak adımları Kandil’e rağmen atmaktan geri durmamalıdır.
Süreci berhava etmek isteyenlere elverişli bir ortam sağlanmamalıdır.
Süreci enfekte edebilecek bir zeminin varlığı ancak Türkiye düşmanlarını sevindirir.
Kim bu süreci sekteye uğratırsa, tarihi bir vebal altına girer.
Çok büyük bir günaha da imza atmış olur.


Bir yanıt yazın